RSS FEED

RSS Feed (xml)



10 Kasım 2008 Pazartesi

ADRES DEĞİŞİKLİĞİ!!!!

http://papatya.kizkulesi.net/



YENİ ADRESİM İÇİM...

16 Ekim 2008 Perşembe

Melisa (oğul otu) Stresi Azaltıyor..


Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genetik Anabilim Dalı Başkanlığı Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Elif Tuncer, melissa bitkisinin sinirsel kökenli çarpıntılarda, hafif depresyon, sıkıntı ve streslerde rahatlatıcı rol oynadığını, psikolojik rahatsızlıklardan kaynaklanan sıkıntı verici olayların düşüncelerini zihinden uzaklaştırmakta yararlı olduğunu belirtti.

Çayın kasları gevşetici özelliği bulunduğunu dile getiren Tuncer, "Melissa, büyük bir huzur verir. Melisa bitkisi özü, sinir sistemini gevşetici ve uykuyu kolaylaştırıcıdır. Zaman'ın haberine göre uyku getirdiği bilinen yoğurtla bir araya gelince de bütün gece gözünü bile kırpamayanlar için birebirdir." dedi.

Sindirim sistemi ile ilgili rahatsızlıklarda, mide spazmında, sinir sistemi ve kalp rahatsızlıklarında tansiyonu düzenleyici olarak ağrı kesici ve rahatlatıcı olarak da kullanılan melissanın zekâyı artırdığı, mide ülserine iyi geldiği, kaynatılarak suyu vücuda sürüldüğünde ter kokusunu kestiği ve beyin damarlarını açtığı bilinirken, hiçbir yan etkisi de bulunmuyor.

Yine, bilim adamlarına göre; sinirsel kökenli çarpıntılarda, hafif depresyon, sıkıntı ve streslerde rahatlatıcı rol oynamakta, psikolojik rahatsızlıklardan kaynaklanan sıkıntı verici olayların düşüncelerini zihinden uzaklaştırmaktadır. Melissa Latince'de 'arı' anlamına gelmektedir. 2000 yıldır Akdeniz ülkelerinde popüler bir arı bitkisidir.

Yapılışı:Melissa Çayı, kurutulmuş yaprakların üzerine kaynamış su döküerek 5-10 dakika demlenmesiyle elde edilir. Bal veya şeker ilave edilerek içilir.


Kaynak:realage.com

10 Ekim 2008 Cuma

Şevval Orucu..

Hayırlı cumalar ola..
[Foto: Papatya Prenses Mekân:Eyüp Sultan Camii]

Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) buyururlar ki:

"Kim Ramazan orucunu tutar ve ona şevval ayından altı gün ilave ederse, bütün seneyi oruçlu geçirmiş olur." (Müslim, Sıyâm 204; Tirmizî, Savm 53)

Hadisi şerifin işaret ettiği gibi Ramazan'dan sonraki ay olan Şevval ayında altı gün oruç tutmak müstehaptır. Ve bu orucu tutan kimseye bir yıl oruç tutmuş gibi mükâfat verileceği vaad olunmaktadır.

Âlimler hadiste geçen bir yıl ifadesini şu şekilde açıklamışlardır: Kur'an'ın ifadesiyle insanın her yaptığı iyiliğe on kat sevap verilmektedir. (En'âm Suresi, 6/160). O halde otuz gün Ramazan orucu onla çarpıldığında üç yüz ediyor. Altı günlük şevval orucu da onla çarpılınca altmış gün eder. Bunların toplamı üç yüz altmış gün yapar ki, zaten senenin geri kalan beş gününde oruç tutmak (Ramazan bayramının birinci günü ve Kurban bayramının dört günü) tahrimen mekruhtur. Bunun için de Şevval ayında bu altı günlük orucu tutan bir kişi bir yıl oruç tutmuş gibi olmaktadır.

Ramazan bayramının ilk günü Şevval'in de birinci günü olduğundan bu günde oruç tutulamaz. Ancak bayramın ikinci gününden itibaren bu oruca başlanabilir. Bu orucu ardı ardına veya ayrı ayrı tutmak kişinin kendi tercihine kalmıştır.

Recep ayında hususiyle de Şaban ayında oruç tutmak müstehap veya sünnet oruçlardandır. Çünkü Hz. Aişe'nin ifadesiyle Efendimizin Ramazan'dan sonra en çok oruç tuttuğu ay Şaban ayıdır. Yani bir yönüyle Ramazan ayına girmeden bir alıştırma yapılmış, oruç Müslüman'ın kalbinde kafasında yer etmiş ve Ramazan'a hazırlıklı girilmiş olur. Aynen bunun gibi Ramazan ayının bitmesiyle oruçla olan münasebet birden kesilmeyecek ve Şevval ayında da devam ettirilerek kademeli olarak azalacaktır. Diğer yönden kadınların büyük bir kısmı Ramazan'ın tamamını oruçlu geçiremediklerinden, tutamadığı günlerin kazasını yapmaları gerekmektedir. İşte Şevval'de tutulan oruçla kadınlar yalnız bırakılmayarak onlara eşlik edilmekte ve rahatça onların kazalarını tutmalarına ortam hazırlanmaktadır.

Ancak şurası unutulmamalıdır ki, ne Şevval orucu ne Şaban ayında tutulan oruç ne de diğer nafile oruçlar Ramazan orucuyla karşılaştırılamaz. Yani bu oruçlar Ramazan orucuyla denk tutulmamalı ve ona benzetilmemelidir.

Kaza Oruçları Şevval Orucu Yerine Geçer mi?

Aslında hadiste de görüldüğü gibi, Şevval orucu ayrıca tutulması gereken nafile bir oruçtur. Ve bir seneyi oruçlu geçirmenin nasıl olacağıyla ilgili matematik hesabı da, onun müstakil bir oruç olduğunu göstermektedir. Buna göre kişi mümkünse kaza orucundan ayrı olarak Şevval orucunu tutmalıdır. Mesela, haftanın Pazartesi ve Perşembe günleri Şevval orucunu tutma, diğer günlerde de kaza orucu tutma şeklinde bunu ayarlayabilir. Ancak herkes niyetinin derinliği ölçüsünde amellerinin mükâfatını alacağından dolayı, kaza orucunu tutarken, nafile oruca vakit bulamayanlar da ümit edilir ki, hadiste geçen müjdeye nail olurlar. Çünkü kaza oruçlarını ve kaza namazlarını hatta kişiye farz olduktan sonra haccı da ertelemeden ilk fırsatta yerine getirmek önemlidir. Çünkü ecelin ne zaman gelip bizi yakalayacağı meçhuldür. Allah Tealâ, sonsuz rahmetiyle oruçlarımızı mükafatlandırsın..


Hikmet.net

30 Eylül 2008 Salı

Ramazan Bayramımız Mübarek Olsun!

Bayramlar Bayram Ola!
[Fotoğraf: Papatya Prenses Mekân:Çırağan Sarayı]


Efendimiz Sallallâhu Aleyhi Vesellemin şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

"Cennette Reyyan denilen bir kapı vardır. Kıyamet Gününde o kapıdan ancak oruç tutmuş olanlar girer, onlarla birlikte o kapıdan başka hiç kimse giremez.

O vakit, "Dünyada iken oruç tutmuş olanlar nerededir?" diye bir ses yükselir. Onlar gelir, Cennete o kapıdan girerler. Oruçluların en son kalanı da girince kapı kapatılır, artık başka hiç kimsenin girmesine müsaade edilmez. O kapıdan kim Cennete girerse ebedi olarak susuzluk çekmez."
(Buhari, Savm: 4, Bed´ü´l-Halk: 9; Müslim, Sıyâm: 166; Tirmizî, Savm: 55)



Reyyan kapısından cümlemizin girmesi duasıyla,hayırlı ve bereketli bayramlar!

29 Eylül 2008 Pazartesi

Bayram, Ramazan Ayı'nın Varisidir

doğum günün senin...
[Foto ve tasarım: papatya prenses]


Orucuyla, teravihiyle, sahuruyla iftarıyla, gecesiyle gündüzüyle bir Ramazan- Şerif’i daha geride bıraktık. Elimizden geldiğince değerlendirmeye çalıştık. Maddi-manevi berekete ve inkişafa vesile olmasını diledik. Ve şimdilerde elveda besteleri mırıldanıyoruz gönlümüz buruk da olsa. Fakat bu hüzünlü besteye, huzurlu ve neş’eli bir beste daha karışıyor beri yandan: Bayram Sevinci..

Bayram deyince insanın içinde bir huzur beliriverir. Çünkü geçmiş ömrümüzde bayramları hep güler yüzle karşıladık, bize sunacağı güzellikleri gözledik. Yakınlarımızla, eş dostla kaynaştık, başka zaman görme, konuşma fırsatımız olmayan insanlarla bir araya gelme imkânını yakaladık. Bayramı vesile ederek hediyeler dağıttık etrafımıza. Gönüller aldık, kalpler kazandık. Bütün bu güzellikler, tatlı bir çağrışım bırakmıştır bizim zihnimizde. Bu yüzden de bayram denilince tebessüm ediveririz hafifçe..

Dinimiz meşru dairede neşelenmeyi mübah kılmıştır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Medineyi teşrif ettiklerinde, Medine halkının iki bayram kutladıklarını gördü. “Bu günlerin özellikleri nedir?” diye sordu. Oradakiler, “Biz cahiliyede senenin iki gününü eğlence günü olarak kutlardık” dediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Bu iki güne karşılık Allah size öyle iki gün vermiştir ki bugünlerden daha hayırlıdır.” buyurdu. (Ebu Davut, Salât 239, 245; Nesai, Iydeyn 1; Müsned, 3/103, 178) Bu hadisten de anlaşılıyor ki, eğlenmek Müslümanların da hakkı. Ancak, Allah’tan kopuk bir eğlence değildir bu. Tamamen dünyevileşmiş eski bir adetin yerine, içine Allah hoşnutluğunu Resulullah muhabbetini katarak işin bizcesini ortaya koymaktır. Yani, bayram günleri sadece yeme içmeden ibaret günler değildir. Hele hele eğlenceye ve sefahete dalma günü hiç değildir. Bayram günleri, Cenab-ı Hakk’ın bir nimeti ve Efendimiz’in bir sünneti olarak idrak edilir ve Allah’a şükür ile Efendimiz’i yâd etmenin yanında istikbalimizin de bayram olması temennileriyle değerlendirilir. Gezmelerimiz, konuşup neşelenmelerimiz, ziyaretlerimiz, yeme içmelerimiz de hep bu ruh haliyle ve bu çerçevede ele alınır.

Bayramda, en başta yapılacak iki büyü vazife vardır: Bir, bayram namazı; iki, fıtır sadakası. Sadaka-i fıtır, zekâttan önce, oruçla beraber farz kılınmıştır. Bu bir yardımlaşmadır; orucun kabulüne, ölüm sekeratından ve kabrin azabından kurtuluşa bir vesiledir. Sadaka-i fıtır, ramazan bayramının birinci günü fecrin doğuşundan itibaren vacip olursa da bundan birkaç gün, hatta birkaç ay veya sene evvel de, sonra da verilebilir. Ancak bayram namazından önce verilmesi, fakirlerin namaza ve bayrama tasasız olarak iştiraklerini sağlayacağı için daha makbuldür.

Bayram, bir tesellidir; oruç ibadetinden ve Ramazan ayının o anne kucağı gibi munis ve sıcak ikliminden ayrılmanın verdiği burukluğa karşı bir teselli..

Bayram bir şükürdür; bir ay boyunca, Allah’ın affına, merhametine ermenin ve cehennemden âzâd olmanın şükrü..

Bayram bir provadır; ebedi âlemde – inşaallah – kavuşmayı ümid ettiğimiz, esas bayramımız sayılan ve affedildiğimizin remzi olan cennet günlerinin ve Cemalullah’ı müşahede merasimlerinin provası. Nasıl cennette gıll u gış, aldatma, kıskanma, kin tutma, düşmanlık etme yoksa ve herkes halinden memnunsa, bayramlar da o günlerin birer provası olarak, bütün düşmanlık duygularından azade geçirilmeli, olumsuz tablolar bu günler vesile edilerek bir bir silinmeli, yerine sımsıcak kardeşlik resimleri çizilmelidir.

Bayram günleri, günahlarımızın affı, kalbimizin uyanması ve merhamet duygularımızın kabarması için birer fırsattır. Affedemediğimiz insanların kapılarını çalıp - Allah’ın bizi affettiği gibi – affetmek için önümüze konulmuş bir imkândır.

Bayramlar, ziyaret, ziyafet, sıla-i rahim ve kaynaşma zamanlarıdır. Cömertliğin en geniş dairede sergilendiği, güler yüzün hiç eksik olmadığı, kalbin bir güvercin kalbi gibi insanları incitmemek için titrediği özel vakitlerdir. Tekbirlerin, tehlillerin her yanda gürlediği, salâvatların her tarafı kuşattığı hususi zaman dilimleridir.

Bayram, kısalığına rağmen haftaların, hatta ayların varidâtını, hayrını, bereketini ve neşesini bağrında saklayan bir zaman dilimidir. Bayramda Cenâb-ı Hakk’ın öyle ekstradan teveccühleri ve sürpriz ihsanları vardır ki, onlara bayram olmayan on günde, belki bir ayda, belki on ayda, belki birkaç senede ulaşılamaz. Yapılan bütün hayır ve hasenât ancak Cenâb-ı Hakk’ın teveccühüyle değer kazanır; bayram işte öyle bir ilahî teveccühün en önemli vesilelerindendir; adeta bir ömrü tatlandıracak kadar engin ilahî lütuflara mazhar olma vaktidir.

Tabii, böyle bir mazhariyet Ramazan’ın hakkını vermiş, bayramda da laubâlîliğe girmemiş insanlar için söz konusudur. Bayramı sadece bir tatil olarak gören, bir ay boyunca yemeden, içmeden alıkonulmuş olmanın intikamını alıyormuşçasına abur-cubur her şeyi mideye indiren ve mübarek günlerde muvakkaten uzak durduğu haramlara yeniden giren kimselerin bayramın hususi varidâtından istifade etmesi çok zordur.

Cuma, haftanın bayramıdır, Ramazan ve Kurban da bütün bir senenin..

Bir de bayramlarımız vardır; ismi konmayan, vakti bilinmeyen ve hep ümitle ve hasretle beklenen… Müslümanların dünyada yüzlerinin güleceği, milletimizin sözünün geçeceği günler.. Huzura susamış insanlığın, tatlı su kaynağına koşar gibi imana koşacağı, inanmışların, inancın neşvesiyle bir kere daha coşacağı günler.. Allah’ın adının, Peygamberimiz’in yadının tekrar dünya ufuklarında şehbal açacağı, ezan-ı Muhammedîlerin her tarafta gürül gürül okunacağı günler.. Kur’an’ın anlaşıldığı ve doya doya yaşandığı günler… Kinin, nefretin toprağa gömüldüğü günler.. Milletimizin talihinin güldüğü günler.. İşte, ebedi bayramlara ulaşmadan önce, yeryüzünde kaybedilmiş cennetlerin yaşanacağı bu günler, bizim bu dünyada esas bayramlarımız olacaktır.

Bayramınızı tebrik eder, dünyada ve ahretteki esas bayramlarımıza bir mukaddeme olmasını niyat ederiz..

Alıntı:Hikmet.Net